elma

İlkokulda okumayı sökerkenki sürecimizi yansıtan bir ağacımız vardı. Yani ağaç resmi. Elma ağacı. Her dalda her birimizin fotoğrafları, adımız soyadımız birer elmanın içine uhulanmış. Okumayı sökme aşaması değiştikçe öğretmen bir kırmızı kurşun kalemin ucunu açacakla kağıdın üstüne doğru törpüler, elmanın üstüne aktarır, küçük bir pamukla da dağıtıp kırmızının tonunu ayarlardı.


Bu süreci çok net, an be an biliyorum; çünkü çok defa izledim.


Okula başlamadan çok önce okumayı öğrenmiş biri olmama rağmen benim elmam hiçbir zaman kızarmadı. Pembemsi bir şeydi. Asla kıpkırmızı olamadı.

Hayır cümlelerde bir hata yok. Öğretmende bir hata var. dı.


Sınıfta nereye oturacağımızı asla kendimiz seçemezdik. Elbette tesadüf olmayan bir şekilde sınıfın büyük kısmı zengin ailelerin çocuklarından oluşuyordu. Onlar bir arada otururdu. Anneleri öğretmennin en sevgili arkadaşlarıydı. Çay saatleri, evlerde buluşmalar, hediyeler… Derste gelip bizim önümüzde öğretmene inci kolye hediye eden veli anımsıyorum. Anneme “Nolursun anne! Öğretmene bir hediye götürürsem belki beni sever” dediğimi de.


Hızlı okuma yarışmasında ikinci olduğum gün dersler bitsin diye bekledim. Herhalde artık elmam kızarırdı… Okumayı sökmek ne demek, sınıfta en hızlı (evet aslında ben birinci olmuştum ama ikinci ilan edilmiştim) okuyan bendim. Heyecan ve gururla, elbette biraz sabırsızlıkla kırmızı kalem, pamuk seremonisini bekledim.

Olmadı. O gün olmadı. Hiçbir zaman olmadı.


Her gün gidip gidip elmamı kontrol ediyordum.

Bir gün cesaret edip sordum. Neden benim elmam kızarmıyordu?

Öğretmen masadaki işinden başını bile kaldırmayıp yüzüme bakmadan: “Zamanı gelince…” diye cevapladı.


Sınıfta olanların bir kısmını aileme anlatıyordum. Öğretmen değiştirmemi önerdiler. Bu bir alternatif bile değildi. Kendimce bir savaş veriyordum. Asla kazanamayacağım bir savaş. Ama yılmayacaktım.

Hiç anlamadığım sebeplerle Davranış Notlarımda (hala var mı bu değerlendirme emin değilim) iyi’ler orta’lar…

Hakaretler (bazıları benim zihnimin ürünüydü çünkü muhtemelen o zamanlar adı bile bilinmeyen dikkat eksikliğinden muzdariptim; az önce sözü edilmiş bir konunun biraz sonra sözlüde sorulmasını hakaret olarak algılayıp cevap vermeyi reddediyordum), eşitsizlikler (sınıfta en iyi resim yapanlardan biriydim ve bu tüm sınıfın ortak kararıydı ama panoya hiç resmim asılmazdı), yalanlar (yalan bana ait, öğretmen belki beni sever diye en güzel şiirleri yazıp duruyordum ve ne hikmetse sadece öğretmenler Günü şiirimi törende okutmuştu bana), manasız eşitsiz bir itişme...

Hırpalandım tabii ama uzatmadım.

Şuncacık çocuk için zor bir seçimdi. Gereksizdi de. Bana dinletemediler. Ilkokulu bu öğretmenden mezun olarak bitirdim.


Ortaokula başladım (tabii kolej kazanamadım ama hiç de önemsemedim) ve hayatıma baktım. Çünkü artık her şey olması gerektiği gibiydi. Voleybol takımı, sınıf başkanlığı, insan öğretmenler derken o kadını ve savaşımı neredeyse tamamen unuttum.

Şimdi olduğu gibi, bazen bir sebeple pattadak anımsıyorum.

O öğretmen (kelime de hiç yakışmıyor ama) cahil değildi, anlamıyor değildi, karşısındaki yetişkin değildi; bu sebeplerle düpedüz sadistti.

Öğrendiklerim öğrenemediklerimden çok oldu.ki bu benim yeteneğimdi. Yaşadıklarımın gerçekte benimle ne kadar ilgisi olduğunu düşünmeyi öğretti. Aptal değildim, değersiz değildim, yeteneksiz değildim ve en önemlisi elmam aslında kıpkırmızıydı!

Mesela şu aralar pembe. Şeker pembe. Neşem yerinde çünkü.

Siz de arada elmanızı kontrol edin. Bu en önemli işimiz. Bu işi asla başkasına bırakmayın.


18 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

GÖLGELER

DENGE